
Yeni eğitim-öğretim yılına başladık… İlkokul 1’inci sınıf ve ortaokul 5’inci sınıf öğrencileri için Okula Uyum Haftası başladı.
Çocuklarımız şimdi yeni bir okulun, yeni bir sınıfın, yeni bir öğretmenin ve yeni arkadaşlıkların heyecanını yaşadı…
Dışarıdan bakıldığında başlangıç noktası eşit görünecek.
Ama çocuklar okula yalnızca çantalarıyla gelmiyor.
Kimi çocuk daha önce defalarca kitap dinlemiş, evde merak ettiği konular üzerine konuşmuş, yetişkinlere sorular sormuş, kendi sorularının peşinden gitmeyi öğrenmiş oluyor. Bir başkası içinse bunların bir kısmı okulda karşısına ilk kez çıkabiliyor.
Kimi çocuk kalabalık bir ortamda kendini rahatça ifade ederken, kimi önce çevresini gözlemlemeyi tercih ediyor. Kimi yeni bir görevin ne istediğini hemen kavrıyor, kimi ise biraz daha fazla açıklamaya ve zamana ihtiyaç duyuyor.
Okulun ilk günlerinde gördüğümüz bazı farkların arkasında bu görünmeyen hazırlıklar bulunuyor.
Bu farkları hemen zekâyla açıklamak kolay. Bir çocuk okumaya daha yakın, diğeri daha yavaş ilerliyorsa; biri öğretmenin sorusuna hemen cevap verirken diğeri sessiz kalıyorsa, aradaki mesafenin zihinsel kapasiteyle ilgili olduğunu düşünebiliyoruz.
Oysa çocuğun okula gelmeden önce yaşadığı deneyimler de öğrenmeye başlama biçimini etkiliyor. Evde kurduğu cümleler, dinlediği hikâyeler, kitaplarla karşılaşma sıklığı, merakının desteklenmesi, bir işi tamamlamak için gösterdiği çaba ve kendini ifade etmesine verilen fırsatlar çocuğun okul deneyimine hazırlığını şekillendirebiliyor.
Ailelerin bu hazırlığı desteklemek için özel programlara ya da uzun çalışma saatlerine ihtiyacı yok. Önümüzdeki günlerde yapılabilecek en basit şeylerden biri, okulun günlük düzenini evde yavaş yavaş kurmak olabilir. Akşam yatış ve sabah kalkış saatlerini okul günlerine yaklaştırmak, çantayı çocukla birlikte hazırlamak, ertesi günün kıyafetini akşamdan belirlemek sabah telaşını azaltabilir.
Bir diğer küçük adım, her gün kısa bir sohbet için zaman ayırmak. “Bugün okulda ne yaptın?” sorusuna yalnızca “İyi” cevabı geliyorsa konuşmayı zorlamak gerekmiyor. Bunun yerine “Bugün seni şaşırtan bir şey oldu mu?”, “En çok ne hoşuna gitti?” gibi daha açık sorular çocuğun anlatacak bir şey bulmasını kolaylaştırabilir.
Kitap okumak için uzun saatler ayırmak da şart değil. Birkaç sayfa birlikte okumak, resimler üzerinden konuşmak veya çocuğun hikâyenin nasıl devam edeceğini tahmin etmesini istemek yeterli bir başlangıç olabilir. Kitap okunamayan günlerde markette alışveriş yaparken miktarlar hakkında konuşmak, yolda gördüğü bir şey üzerine fikrini sormak da aynı şekilde öğrenme fırsatına dönüşebilir.
Bir de çocuğun yerine cevap vermemek önemli. Bir soru sorduğumuzda hemen yanıtlamak yerine birkaç saniye beklemek, “Sen ne düşünüyorsun?” demek ve kendi cevabını kurmasına fırsat vermek, çocuğun düşüncelerini ifade etmesine yardımcı olabilir.
Bütün bunların yanında, karşılaştırmayı azaltmak belki de yapılabilecek en değerli değişikliklerden biri. “Bak, arkadaşın yapıyor” cümlesi yetişkin için küçük bir teşvik gibi görünebilir; çocuk içinse yetersizlik duygusuna dönüşebilir. İlerlemeyi görmek için başka bir çocuğun bugün geldiği yere bakmak yerine, kendi çocuğumuzun dün nerede olduğuna bakmak daha sağlıklı bir ölçü olabilir.
Okulun görevi de burada başlıyor. Eğitim, çocukların sahip oldukları farklılıkları büyütmek yerine, farklı başlangıçların arasındaki mesafeyi azaltabildiğinde daha adil hale geliyor. Bir çocuğa biraz daha fazla zaman tanımak, başka bir çocuğun kendini ifade edebilmesi için farklı bir yol açmak ya da öğrenme hızındaki farklılığı doğal karşılamak, okulun çocuğa verdiği mesajı değiştirebilir.
Çocukların hayata aynı yerden başlamasını sağlayamayız. Fakat ailelerin günlük yaşamda yaptığı küçük düzenlemeler ve okulun çocuğun başladığı noktayı gözeten yaklaşımı, bu başlangıç farklarının zaman içinde nasıl bir öğrenme deneyimine dönüşeceğini etkileyebilir.
Yeni eğitim yılının ilk günlerinde belki de kendimize şu soruyu sormalıyız: Bir çocuğun ne kadar ilerlediğine bakarken, onun okula nereden başladığını ne kadar görebiliyoruz?



