
Çocuğunu sabah okula uğurlayan bir anne babanın aklından artık yalnızca sınavlar, arkadaşlıklar ya da dersler geçmiyor. Son günlerde okullardan gelen saldırı haberleri, ailelerin zihnine bir soruyu daha yerleştirdi: Çocuğum okulda güvende mi?
Böyle haberler çocukları da etkiliyor. Olayı televizyonda gören, telefondaki görüntülere rastlayan ya da arkadaşlarından duyan bir çocuk, saldırının yaşandığı okulda bulunmasa bile korkabilir. Kimi peş peşe sorular sorar, kimi konuşmak istemez. Bazısı da aynı görüntüleri tekrar tekrar izler. Yetişkinlere anlamsız gelebilen bu tepkiler, çocuğun anlam veremediği bir olayı kavramaya çalışma biçimi olabilir. Bu yüzden çocuklarla konuşurken yalnızca ne bildiklerine değil, ne hissettiklerine de kulak vermek gerekiyor.
Bir başka soru da ister istemez gündeme geliyor: Bir çocuk nasıl olur da şiddete başvurur?
Bu soruya tek bir neden göstererek yanıt vermek mümkün değil. Çocuğun yaşadığı dışlanma, akran zorbalığı, aile içindeki sorunlar, yalnızlık ya da öfkesini yönetmekte zorlanması, içinde bulunduğu durumu anlamak açısından önemli olabilir. Ancak bunların hiçbiri tek başına şiddete başvuracağının göstergesi sayılamaz. Çocukların yaşadıklarını anlamaya çalışırken başkalarına verdikleri zararı da görmezden gelemeyiz. Bir çocuğa destek olmakla davranışının sorumluluğunu üstlenmesini sağlamak birbirine karşıt değildir.
Bu noktada çocukların ekran başında geçirdiği zamanı da konuşmamız gerekiyor. Şiddet görüntüleri, aşağılayıcı paylaşımlar ve tehditlerin sıradanlaştığı çevrim içi ortamlar, çocukların her gün karşılaştığı içerikler arasında. Fakat interneti ya da bilgisayar oyunlarını doğrudan şiddetin nedeni ilan etmek, sorunu anlamamızı kolaylaştırmaz. Asıl üzerinde durmamız gereken, çocuğun neyle karşılaştığı, gördüklerinden nasıl etkilendiği ve bunları konuşabileceği bir yetişkinin hayatında bulunup bulunmadığıdır.
Çocuklarla ve ailelerle çalışırken gözden kaçırılmaması gereken bir nokta var: Çocuğun davranışına hemen bir ad koymak, bazen onu anlamanın önüne geçebiliyor. İçine kapanan bir çocuğu yalnızca ergenlik dönemine bağlamak, öfkeli davranan bir çocuğu hemen yaramazlıkla suçlamak, yaşanan güçlüğü görmemize engel olabilir. Elbette her sessizlik ya da öfke bir tehlikenin işareti değildir. Ancak davranışlarda belirgin değişiklikler olduğunda çocuğa biraz daha yakından bakmak, onu dinlemek ve gerektiğinde bir uzmandan yardım almak önemlidir.
Aileler evde küçük ama etkili adımlar atabilir. Çocuklarının hangi dijital platformlarda vakit geçirdiğini bilmeli, yaşına uygun sınırlar koymalı ve internette karşılaştıkları hakkında konuşabilmelidir. Çocuk rahatsız edici bir görüntüyü ya da çevrim içi bir tehdidi anlattığında ilk tepki kızmak veya telefonu elinden almak olmamalı. Önce ne yaşadığını anlamaya çalışmak gerekir. Evde silah bulunuyorsa çocuğun erişemeyeceği şekilde güvenli muhafaza edilmesi de ihmal edilmemelidir. Bir çocuk başkasına zarar vereceğini açıkça söylüyor, tehditte bulunuyor ya da bir şiddet planından söz ediyorsa bunu geçici bir öfke olarak değerlendirip geçmemek; okul yönetiminden ve gerekli uzmanlardan gecikmeden destek almak gerekir.
Okul güvenliği elbette fiziksel önlemler gerektirir. Ancak güvenlik, yalnızca kapıların kilitlenmesiyle sağlanamaz. Çocuğun sorun yaşadığında başvurabileceği bir öğretmeni, evde kendisini anlatabileceği bir ailesi, ihtiyaç duyduğunda ulaşabileceği bir rehberlik servisi olmalı. Okulların da zorbalık karşısında sessiz kalmayan, öğrencilerin kendilerini ifade edebildiği ve yardım istemekten çekinmediği bir ortam oluşturması gerekiyor.
Çocukları dijital dünyadan bütünüyle uzak tutamayız. Onları o dünyada kendi başlarına bırakmak zorunda da değiliz. Bazen bir çocuğun ne izlediğini sormak, bazen okulda yaşadıklarını dinlemek, bazen de alışılmışın dışındaki bir davranışının ardında ne olduğunu anlamaya çalışmak, sandığımızdan daha fazla önem taşır.
Çocuklarımıza yalnızca kendilerini tehlikelerden korumayı mı öğretiyoruz, yoksa bir şeylerin yolunda gitmediğini fark ettiklerinde yardım isteyebilecekleri güveni de verebiliyor muyuz?



