
Kemeraltı’nda yürürken insanın karşısına yalnızca geçmişten kalan yapılar çıkmaz; bazen bir duvarın kenarında sessizce duran bir çeşme, kimi zaman artık suyu akmayan bir lüle, yüzyıllar öncesinden bugüne ulaşan bir iyiliğin izini taşır. Çünkü su, bizim medeniyetimizde yalnızca susuzluğu gideren bir nimet değildir. O; hayatın, arınmanın, merhametin ve devam eden hayrın sembolüdür.
Belki de bu yüzden Türk-İslam şehirlerinde su, çeşme, sebil, şadırvan, selsebil gibi farklı adlar ve farklı mimari biçimlerle insanın karşısına çıkar. Her birinin ardında ise aynı düşünce vardır: İnsan susuz bırakılmamalıdır. Kur’an-ı Kerim’de hayatın su ile ilişkilendirilmesi, İslam medeniyetinde suya yalnız maddî değil, mânevî bir anlam da kazandırmıştır.
Tasavvuf düşüncesinde bu anlam daha da derinleşerek “âb-ı hayat” kavramında karşılığını bulur. Âb-ı hayat; hayat suyu, ölümsüzlük, hikmet, hakikat ve mânevî diriliştir. Hızır’ın izini taşıyan bu kadim anlatı, insanın hakikati arayışını da simgeler.
Belki Kemeraltı’nın çeşmelerinden akan su ölümsüzlüğün suyu değildi; fakat o suyu hiç tanımadığı insanlara ulaştırmak isteyen hayır sahiplerinin iyiliğini asırlar boyunca yaşattı.
Osmanlı şehir kültüründe çeşmelerin sokak başlarına, cami çevrelerine, hanların yanına ve insanların yoğun olarak geçtiği güzergâhlara yerleştirilmesi bu anlayışın bir sonucuydu. Yolcu düşünülür, esnaf düşünülür, çocuk düşünülür; hatta kuşların ve hayvanların susuzluğu dahi unutulmazdı. Su, kişinin kendi mülkünde sakladığı bir nimet olmaktan çıkar, herkesin faydalanabildiği bir hayra dönüşürdü.
Kemeraltı da İzmir’de bu su medeniyetinin hafızasını taşıyan en önemli alanlardan biridir. XX. yüzyılın başlarında İzmir’de 24 sebilin bulunduğu belirtilirken, 2006 yılına gelindiğinde bunlardan yalnızca dört tarihî örneğin ayakta kaldığı kaydedilmiştir: Kemeraltı ya da Sinanzâde Sebili, Gaffarzâde Sebili, Kâtipoğlu Sebili ve Dönertaş Sebili…
Bir zamanlar şehrin gündelik hayatının doğal parçası olan bu yapılar, bugün geçmişten kalan birkaç sessiz hatıra gibidir. Onlardan biri, Çakaloğlu Hanı’nın girişinde bulunan Gaffarzâde Hacı Ahmed Sebili’dir. H. 1220/M. 1805-1806 tarihli yapı, Gaffarzâde Hacı Ahmed tarafından yaptırılmıştır. Hanın duvarına yaslanan sebilin iki cephesi mermerle kaplıdır. Kıvrımlı yapraklar, güller, vazodan çıkan bitkisel motifler ve mermer bezemeler, geç dönem Osmanlı süsleme anlayışının zarif izlerini taşır. Sebil penceresinin üzerinde Kur’an’dan ayetler ile “Maşallah” ve “Sübhanallah” ifadelerinin bulunması ise suyun maddî işleviyle mânevî anlamını aynı cephede buluşturur. Fakat yapıyı benim için daha anlamlı hâle getiren, kitabesinde suya yüklenen değerdir. Kitabede, bu yerde daha önce susayanlar için su bulunmadığı anlatılırken yapılan hayır, adeta çölde suya kavuşmanın sevinciyle dile getirilir: “Hiç attâşa bu mahalde yoğ idi mâden eser…” Ardından susayanlara âdeta Nil’in akıtıldığı ifade edilir. Bu birkaç mısra bile çeşmenin neden yapıldığını anlatmaya yeter. Burada mimari yalnız güzel görünmek için meydana getirilmemiştir; merkezinde insana ulaşmak, susuzluğu gidermek ve hayır bırakmak vardır.
İşte Kemeraltı’nın su yapıları tam da bu yüzden yalnızca mimarlık tarihinin konusu değildir. Onlar bir şehir ahlâkının taşın, mermerin ve suyun diliyle anlatılmış hâlidir. Bugün bazılarının lülesinden su akmıyor olabilir. Önlerinden her gün yüzlerce insan geçiyor, belki çoğu başını çevirip bakmıyor bile. Fakat mermer yüzeylerde kalan bezemeler, kitabelerdeki dualar ve artık sessizleşmiş lüleler bize hâlâ aynı şeyi fısıldıyor: Bir zamanlar burada birileri, kendisinden sonra yaşayacak insanları düşünmüş.
Âb-ı hayat belki hiçbir zaman bulunamadı. Fakat insanın başka bir insana bıraktığı iyilik, bazen yüzyılları aşarak yaşamaya devam etti. Kemeraltı’nda bunu en iyi anlatanlar da belki bu sessiz çeşmelerdir. Çünkü medeniyet bazen gösterişli yapılarda değil; yüzyıllar önce yaşamış, adını hiç bilmediğiniz bir insanın, kendisinden sonra gelecek ve hiç tanımayacağı bir başka insan susamasın diye açtırdığı küçücük bir lülede saklıdır.
Ve belki Kemeraltı’nın o sessiz lülelerinden bugün su değil; merhametin, hayrın ve bir medeniyetin âb-ı hayatı akmaya devam etmektedir.



