
Tarihi, keskin hatlarla birbirinden ayrılmış kompartımanlar olarak okumak, çoğu zaman bizi yanıltıcı bir kopukluk hissine sürükler. Oysa ulusların hikâyesi, zıtlıklar kadar sürekliliklerin de üzerine inşa edilir. Bugün modern Türkiye’nin temellerine baktığımızda, bu sürekliliğin en somut ve belki de en paradoksal örneğini II. Abdülhamid dönemi eğitim hamlelerinde görürüz. Bir imparatorluğun ömrünü uzatmak için atılan o eğitim tohumları, ironik bir şekilde o imparatorluğun küllerinden yeni bir devlet doğuracak olan kurucu iradeyi yetiştirmiştir.
Modernleşmenin Eğitim Hattı
II. Abdülhamid dönemi, tarihimizde en çok okulun açıldığı, eğitimin bir devlet politikası olarak taşraya yayıldığı bir "eğitim seferberliği" dönemidir. Ancak bu okullar, sadece okuma-yazma öğreten binalar değildi; Batı’nın askerî ve teknik bilgisini Doğu’nun disipliniyle harmanlayan modern laboratuvarlardı. Mülkiye’den Harbiye’ye, Tıbbiye’den mühendislik okullarına kadar kurulan bu teşkilatlanma, devleti kurtarma arzusuyla yanıp tutuşan yeni bir aydın sınıfın doğum sancısıydı.
İmparatorluğun dağılma sürecini yavaşlatmak amacıyla kurulan bu modern okullar, farkında olmadan kendi antitezini de içinde büyütüyordu. Zira bu sınıflarda yetişen gençler sadece geometri veya strateji değil; aynı zamanda Aydınlanma düşüncesinin ve pozitif bilimlerin ışığında dünyayı analiz etme, rasyonel düşünme ve kurumsal bir vizyon geliştirme yetisi kazanıyorlardı.
Kurmay Zekânın İnşası: Mustafa Kemal ve Nesli
Mustafa Kemal Atatürk’ün de dâhil olduğu o "Altın Nesil", işte bu eğitim tezgâhından; Abdülhamid’in kurduğu modern askerî idadilerden ve Harbiye’den yetişti. Bu kadro, sıradan bir asker grubundan öte, birer entelektüel kurmaydı. Onlar, Fransızca bilen, dünyadaki siyasî akımları takip eden, sosyolojiyi ve felsefeyi askerî stratejiyle birleştirebilen bir donanıma sahipti.
Bu askerî elitin en büyük başarısı, aldığı eğitimin teknik gücünü milletin tarihsel mirasıyla birleştirebilmesiydi. Çanakkale’den Sakarya’ya uzanan askerî deha, aslında o sınıflarda öğretilen analitik düşünme disiplininin sahadaki yansımasıydı. Onlar, imparatorluğun neden çöktüğünü, açılan o modern pencerelerden bakarak teşhis ettiler.
Bir Devletin Yeniden Kurulması
Cumhuriyet’in ilanı, bir kopuştan ziyade bir olgunlaşma evresidir. Abdülhamid döneminin binaları, müfredatları ve bürokratik geleneği, Atatürk’ün vizyonuyla birleştiğinde ortaya sadece bir rejim değişikliği değil; modern bir devlet aygıtı çıktı. Öncü kadro, cephede kazandığı zaferi meclis kürsüsünde ve okul sıralarında kalıcı hâle getirdi.
Sonuç olarak, II. Abdülhamid’in eğitimdeki kurumsallaşma hamlesi, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran iradenin zihnî altyapısını hazırlamıştır. Tarihin bu cilvesi bizlere; büyük dönüşümlerin tesadüflerle değil, nesiller boyu süren bir birikim ve o birikimi doğru zamanda doğru bir vizyonla kullanan liderlik dehasıyla mümkün olduğunu hatırlatır.



