
Okulların açılmasına sayılı günler kaldı. Ekranlarda reklamlar dönmeye, evlerde hazırlıklar yapılmaya başladı; çantalar, defterler, kalemler, kıyafetler... Bir yandan da yeni hedefler konuşuluyor: Daha yüksek notlar, daha çok soru, daha düzenli çalışma, daha iyi bir karne…
Bunların arasına zaman zaman karşılaştırmalar ve rekabet de giriyor. Elbette çoğu zaman iyi niyetle yapılıyor. Anne baba, çocuğunun başarılı olmasını ve geleceğe daha güçlü hazırlanmasını istiyor. Bazen tam da bu iyi niyetin içinde, eğitim yılının daha ilk gününde önemli bir hata yapabiliyoruz: Çocuğu öğrenmeye hazırlamak yerine, onu adeta bir yarışa hazırlıyoruz.
Biz ebeveynlerin bu tür tutumları nedeniyle çocuklar için okulun ilk günleri yalnızca yeni bir sınıfın, yeni öğretmenlerin ve derslerin başlangıcı olmuyor. İstemeden de olsa “Yeterli olacak mıyım?” sorusunun da başladığı bir dönem olabiliyor.
Çocuk bir süre sonra öğrenmekten çok sonucu düşünmeye başlayabiliyor. Kaç soru çözdüğü, kaç aldığı, arkadaşından daha başarılı olup olmadığı önem kazanıyor. Derken okul, kendini geliştirdiği bir yer olmaktan çıkıp, sürekli kendini kanıtlaması gereken bir yere dönüşebiliyor.
“Bugün ne öğrendim?” sorusunun yerini “Yeterince iyi miyim?” sorusu aldığında, mesele yalnızca başarının kendisi olmaktan çıkıyor. Çocuğun kendisi hakkında ne düşündüğü de değişmeye başlayabiliyor.
Öğrenciler ve velilerle yaptığım çalışmalarda bunun farklı örneklerine tanık oldum. Çok çalışan ama bir türlü rahatlayamayan çocuklar gördüm. Bildiği soruya yanlış cevap vermekten çekindiği için parmak kaldırmayanları, yapamayacağından korktuğu için başlamayı erteleyenleri dinledim.
Bir öğrencinin ödevini defalarca kontrol etmesi, sınavdan önce aynı konuyu tekrar tekrar sorması ya da bildiği bir cevabı söylemekten kaçınması her zaman daha fazla çalışması gerektiği anlamına gelmiyor. Bazen çocuk daha fazla bilgiye değil, hata yaptığında dünyanın başına yıkılmayacağını bilmeye ihtiyaç duyuyor.
Dışarıdan bakıldığında bu davranışlar isteksizlik, tembellik ya da çalışma disiplini eksikliği gibi görülebiliyor. Oysa bazı çocuklarda asıl mesele başarısızlık korkusu olabiliyor. Böyle bir durumda çocuğun her zorlanmasında çıtayı biraz daha yükseltmek yerine, zorlanmanın öğrenmenin doğal bir parçası olduğunu hissettirmek çok daha değerli.
Çünkü eğitim hayatında bazı sonuçların ömrü gerçekten kısadır. Bugün alınan bir sınav notu birkaç yıl sonra eski bir kâğıt parçasından ibaret kalabilir. Ama o yıllarda çocuğun kendisi hakkında kurduğu cümleler daha uzun yaşayabilir.
“Ben yapabilirim.”
“Hata yaptığımda da değerliyim.”
“Zorlandığımda yardım isteyebilirim.”
Bunlar yalnızca okul yılları için gerekli düşünceler değil. Çocuk büyüdükçe de yanında taşıyacağı bir güven duygusunun temeli olabilir. Tersi de mümkün. “Ne yaparsam yapayım yeterli değilim” düşüncesi de zamanla çocuğun kendi sesine dönüşebilir.
Yeni eğitim döneminde çocuklarımız için hedefler belirlemeyelim demek elbette gerçekçi değil. Çalışmayı, sorumluluk almayı ve emek vermeyi öğreteceğiz. Başarıyı da önemseyeceğiz. Ama bütün bunları çocuğun değeriyle birbirine karıştırmadan yapabilmek gerekiyor.
Eğitim, yalnızca bir sonraki sınavı ya da karneyi beklemekten ibaret değil. Çocuk okulda derslerle birlikte kendisini de tanıyor. Neyi yapabildiğini, nerede zorlandığını, hata yaptığında ne olduğunu ve gerektiğinde yardım isteyebileceğini öğreniyor.
Belki de okulun ilk günü çocuğumuzun çantasına koyabileceğimiz en önemli şey yeni bir kalem, yeni bir defter ya da yeni bir hedef değil.
Başarısız olduğunda da yanında olduğumuzu bilmesi.
Çünkü çocuklarımızın bu yıl yalnızca daha yüksek notlar almasını değil, zorlandıklarında kendilerine güvenebilmelerini de istiyorsak, işe ilk günden başlamamız gerekiyor.
Belki okulun ilk günü kendimize şu soruyu sormalıyız:
Çocuğumuz bu eğitim yılının sonunda kaç alacak değil, kendisi hakkında ne düşünüyor olacak?



